‘Bihter’ alametifarikasını yarattı mı?

Duygu Ergün

Yaşadığı çağın kültürünü mahir bir şekilde anlatan romanlar vardır. Halit Ziya Uşaklıgil’in siyasi ve dini baskıların şiddetle devam ettiği bir dönemde toplumsal davalara dokunmadan, kendi iç dünyalarında yaşayan Boğaziçi çevresini, burada başlayan Batılılaşma ve alafranga hayatın hırpalayıcı tesirlerini anlattığı ‘Aşk-ı Memnu’, bu romanlardan biri.

Konusunu bugün hemen herkesin bildiği, Bihter’le Behlül’ün yasak aşkının anlatıldığı ‘Aşk-ı Memnu’, Uşaklıgil’in her dönem ilgi gören romanlarından. Bihter’in çağının ve günümüzün “kadınlık” beklentilerini aşan cüretinden mi yoksa Halit Ziya Uşaklığil’in güçlü kaleminden hasıl gelen başarısından mı bilmem, ‘Aşk-ı Memnu’, okurları kadar izleyicileriyle de takip mesafesini asla azaltmayan bir eser. 1975 ve 2008 yıllarında diziye uyarlanmasının ardından geçtiğimiz günlerde Prime Video’da yayımlanan “Bihter” filmiyle okurlarının/izleyicilerinin karşısına tekrar çıktı. Peki, kendinden önceki prodüksiyonlardan “esere farklı bir bakış açısı sunması” ve eseri Bihter karakteri üzerinden okuması gibi farklarla ayrışan film, alametifarikasını yarattı mı? İsminin hakkını vererek Bihter’i Bihter yaptı mı?

‘CİN AYNASI’NDAKİ BİHTER

Nurdan Gürbilek, ‘Yer Değiştiren Gölge’ adlı kitabında Karl Kraus’un sözcükler için söylediği “Bir sözcüğe ne kadar yakın bakarsanız, o kadar uzaktan bakacaktır size” sözünün edebi metinler için de geçerli olduğunu belirtiyor. Bunu biraz daha genişletirsek aynı sözün filmler için de uygun olabileceğini söyleyebiliriz. “Bihter”, yaklaşık yüz yirmi beş sene önce yaşayan bir karakteri günümüze taşıma çabasında olduğu kadar onu bize yaklaştırdıkça uzaklaştıran, karakterle aramızdaki mesafeyi anlamlandırmakta zorlandığımız bir film. “Geçmişe bakmak, onun bize dönüp bakması değildir her zaman. Yüzünü geçmişe dönmek, onun yüzünün bize dönmesi anlamına gelmeyebilir.”(1) Film, bu riski göze alarak bugünden dönüp Bihter’e bakıyor; onu yazarın kendisine yazdığı sonu kabul etmeyecek bir kadın olarak görüp dönüştürmeye çalışıyor. Gerçekleştirdiği ise ‘Aşk-ı Memnu’yu meşru kılan Bihter’i dijital platformu besleyen bir kaynağa dönüştürmek.

Senaryosunu Merve Göntem’in yazdığı, M. Caner Alper ve Mehmet Binay’ın yönetmenliğini üstlendiği film, Bihter’in sarkastik ifadelerle kendini ve ailesini tanıtmasıyla başlıyor. Anlıyoruz ki dördüncü duvar yıkılıyor. Bihter kurmacanın farkında. Yazarın kalemini kırıp, filmin PR’ında da lanse edildiği gibi, kendi kaderini kendisi yazabilecek galiba… Koltuktaki yerimizi sabitleyip pür dikkat izlemeye koyuluyoruz. Henüz çok can sıkmayan ama tuhaf da olan bir detay var: Film, dönem filmi olacaktı. Ancak dekordan oyuncu kıyafetlerine, makyaja kadar yapım tasarımında yapılan tercihler 1900’lü yılların Osmanlı’sından çok Paris’i andırıyor. Neyse vardır bir bildikleri deyip çok takılmıyoruz. İlk etapta küçük gibi görülen bu ayrıntı gittikçe büyüyor, hikayeyi dönemin ruhuna sokamıyor bir türlü. Tam meseleyi zamansız bir yerden ele almış olmalılar diyecek oluyoruz ki Adnan ve Behlül’ün sohbetlerinden “Şapka İnkılabı’na olan direnişler…” şeklinde önü ardı olmayan bir ipucuyla yıllardan 1925 olduğunu anlıyoruz. Peki o zaman bu Fransız özentiliği neden? Binay, Diken’e verdiği röportajda bu soruya yanıt olabilecek şu cümleleri söylüyor: “Günlük yaşam alışkanlıkları açısından da batıya daha yakın bir yalıda, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki batılılaşma çabasından etkilenmiş, rokoko ile art nouveau arasında gidip gelen bir dünya hayal etmek istedik.” Buna günümüzün Batılılaşma çabasına ayak uydurduk demek daha doğru olacak!

DÖRDÜNCÜ DUVAR ÜZERİMİZE YIKILIYOR

Bihter’in haletiruhiyesini daha iyi anlayıp hakkını teslim edeceğimiz için yükseldiğimiz anlar, film ilerledikçe yıkılan dördüncü duvarın altında kalıyor. Adeta “Siz nasılsa konuyu biliyorsunuz” dercesine üstün körü yazılmış bir senaryoya sahip film, değil diğer karakterleri Bihter’in hislerini dahi izleyicilere geçiremiyor. Adnan Bey, “Onu sevmekte insanın kalbini yumuşatan bir şey var” dedikten sonra Bihter’in bize dönüp “Ah işte keşke, keşke sadece kalbi yumuşasa…” diyerek yaptığı tatsız şaka ve soluğu sürekli Behlül’ün odasında alması, aralarındaki ilişkiyi tutkulu bir aşk olarak değil de libidosu yüksek iki gencin kaçamağı olarak görmemize sebep oluyor. Film, pimini henüz yayımlanmadan çektiği bombayı ise filmin sonuna saklıyor: Bihter’e yazdıkları sonla feminizme göz kırpmak. Göz kırpmak diyorum çünkü hikaye, geneli itibariyle feminizmin yanından yöresinden geçmiyor. Ancak yine de bize sundukları aşktan, duygudan, hırstan yoksun Bihter’in Behlül için kendini öldürmesi elbette saçma olacaktı. Buradan baktığımda filmin sonunu tutarlı bulabiliyorum!

NASIL BİR BİHTER?

Bihter’i merkezine koyan, onu günümüz bakış açısıyla değerlendiren ve çağının kadınlık beklentilerini zaten çoktan aşmış bir kadından daha üstün bir “feminist” yaratma gayretinde olan bir filmden beklentim haliyle daha fazlasıydı. Bihter, aşkı, hırsı, mutsuzluğu ve utancı yüzünden ölmeyi hak etmiyordu. Böyle bir hak edişin farkında olup kendi kaderini kendi yazacak şekilde karşımıza çıkarılan Bihter’in, öncelikle kurtuluş olarak sevmediği, zengin bir adamla evlenmeyi yeğlememesini isterdim. Bihter, toplumsal açıdan geçiş dönemi sayılan 18. yüzyıl sonu-19. yüzyıl başlarında yaşayan, çağdaşlarına nazaran “güçlü” bir kadın. Bu kadının, hele ki Tanrı’nın kalemini bir şekilde eline alan bu kadının, erkekliği yumuşayan uzuvlarla değil sistematik olarak eleştirmesini, ataerkil düzeni yerle yeksan etmesini isterdim. Yükselen kadın hareketlerinin nüvesinde, kültürel gelişmeleri takip etsin isterdim. Ve belki de en önemlisi kocasının cinsel saldırılarına sessiz kalmasın isterdim –ki filmde iddia edildiği gibi “kadın merkezli” bir ses tonu oluşabilsin. Yoksa Bihter’i sadece canına kıymaya kıyamadığımız bir “minnoşlukla” ataerkil yapının baskısı altındaki özgürlüklerimizi savunmak için seyirci karşısına koymaya hakkımızın olmadığını düşünüyorum. Çünkü Bihter, gelecek diye durduğumuz yerden yüzümüzü döndüğümüz geçmişte değil; zamanını aşan tavrıyla yarında.


1. Nurdan Gürbilek, Yer Değiştiren Gölge, Metis Yayınları, 1995.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx